YUKARI

Röportajlar

Yazar: Ceren Uzel Gürbüz - Canan Egüz | Eklenme Tarihi: 06 Şubat 2008

Usta Belgeselci Fatih Orbay

  • Fatih Orbay, bir dönem TRT’nin yakışıklı ve etkileyici sesli spikeri. Aynı zamanda “Bir Konu 2 Konuk" gibi uzun soluklu ve o dönem çok tutulan bir tartışma programının yapımcısı. Bu yolda devam etse bugünün en tutulan ve en çok kazanan “anchorman”lerinden biri olacağı kesinmiş Fatih Orbay’ın. Ama o belki de ODTÜ’de aldığı eğitimin bir sonucu olarak, tüm idealistliğiyle bundan 20 yıl önce bambaşka bir yola girmeyi tercih etmiş.

    Türkiye’nin en önemli bilgi boşluklarından birini doldurmaya, Türkiye’nin doğasını bu ülkenin insanlarına anlatmaya adamış kendini. Gençliğinde amatör olarak başladığı doğa fotoğrafçılığı zaman içinde usta bir doğa belgeselciliğine evrilmiş. Çok belli; çocukluğundan beri içinde var olan doğa sevgisi bir sevdaya dönüşmüş. Bir bitkinin peşinde binlerce kilometre gitmiş, gelmiş defalarca. Yılda 50- 60.000 km’ye bana mısın dememiş, Türkiye’yi kim bilir kaç kere dolaşmış, girmediği köy belki de kalmamış. Bunun sonucunda da üretmiş, üretmiş… Eşine az rastlanır bir doğa fotoğrafları arşivi, ondan fazla belgesel, kitaplar, sergiler… Hepsi bu ülkenin sahip olduğu doğal değerleri insanlara gösterebilmek için. İnsanların görmesini, anlamasını ve dolayısıyla korumasını sağlamak için.

    Bütün çalışmalarını 20 yıl önce kendine belirlediği bir master plan çerçevesinde adım adım, ince ince işleyerek gerçekleştiriyor Fatih Orbay. Yaptığı hiçbir iş rasgele ya da tesadüfi değil. Kesinlikle planlı ve programlı bir yapısı olduğu çok belli. Yaptığı işte çok titiz ve özenli. Profesyonel doğa belgeselciliğine adım attıktan 20 yıl sonra dahi kafasında yepyeni projeler var, anlatırken heyecandan gözleri parlıyor. Fatih Orbay aynı zamanda aktif bir doğa korumacı; Türkiye’nin köklü sivil toplum kuruluşlarından Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Fatih Orbay’la bugüne kadar ürettiklerinden, üretirken yaşadıklarından, yaşam tecrübelerinden ve Türkiye’nin doğasından konuştuk.

    Mimarlık eğitimi almışsınız, ama herkes sizi önce spiker, daha sonra program yapımcısı, doğa fotoğrafçısı ve belgeselci olarak tanıdı. Bu dönüşüm nasıl oldu?
    Mimarlıktan mezun olunca 2 sene hocalık yaptım. Daha sonra da mimarlık yapmadım. Zaten bu kararı daha okulu bitirmeden önce 3. sınıfta iken vermiştim. ODTÜ’de mimarlık eğitimi diğer bölümlerde olduğu gibi Türkiye ortalamasının üstündedir. Ama piyasadaki mimari bürolarında çalışınca, Türkiye’deki mimarlığın ne olduğunu gördükten sonra çok yakın bir arkadaşımla birlikte, mimarlık yapamaya karar verdik.

  • TRT ile nasıl tanıştınız?
    Daha ODTÜ’de öğrenciyken yarı zamanlı bir iş yapayım istiyordum. Televizyon o zaman yeni kurulmuştu, haftada 2 gece 3-4 saat yayın yapıyordu. Sesim müsait diye lise yıllarından beri de bir takım günlerde şiirler okuttururlardı bana. Sonra TRT’den bir arkadaşımın önerisiyle spikerlik sınavına girmek için gittim. Çok tuhaf oldu. O zamanki program müdürüydü galiba, “Kim gönderdi sizi” dedi. “Allah gönderdi” dedim. İmtihana girdim ama öyle bir karşılamadan sonra hiç ümidim yoktu. İlla birilerinin mi göndermesi lazım? Sonra cevap geldi “Kazandınız, gelin başlayın” diye. Başladık.

    Yeni kurulan bir organizasyon içinde kendinize has projeler üretebilmek, o konuda kanal açmak güzel bir şey olmuştur herhalde. Bir avantaj sağlamıştır?
    Doğrusunu isterseniz tamamen bana uygun yarı zamanlı bir iş olduğu için girdim ben TRT’ye. Mimarlık eğitimiyle görsel işler birbirine çok yakın aslında. Temel değerleri, kavramları kullanırsınız. Hem o açıdan çok cazip geldi, hem de kamuyla ilgili yapılacak işler vardı. O kuşağı anlatmama gerek yok, biliyorsunuz vatanı kurtaracaktık o sıra.

    Siz fotoğrafçılık ile başlamışsınız bu işlere. Doğa fotoğrafçılığına nasıl başladınız?
    Ailem Ankara’nın eski ailelerindendir. Doğup büyüdüğüm yer bahçe içinde bir evdi. Dedemin bağı vardı. Bağın biraz ilerisinde tilki yuvası vardı mesela, müthiş çiçekler görürdüm. Çocukluğum hep doğa ile iç içe geçti. Oradan kaynaklanan doğaya bir ilgi her zaman vardı. Ama ben bunu başlangıç diye pek kabul etmiyorum. Profesyonel olarak doğa ile ilgili işler yapmaya başlayalı tam 20 yıl oldu. Ondan önce de doğa fotoğrafları çekerdim ama bu özel bir ihtisas işidir. Bastığınız deklanşörün, her karenin belli bir amacı olması lazım.

    Peki sizi o dönem doğaya profesyonel olarak yönelmeye ne itti?
    Türkiye doğal değerleri açısından çok kayda değer bir ülke. Bence tropik ülkelerden bile daha çeşitli değerlere sahip. 3 ana iklim kuşağını barındıran tek ülke Türkiye: Akdeniz iklimi, okyanus iklimi ve kara iklimi. Dolayısıyla Avrupa, Asya ve Afrika’nın tam ortasında kalan Türkiye’de bütün türler, kuşlar, memeliler, böcekler, bitkiler, birikme yapmış. Enlemler bazında baktığınız zaman, kuzeyde yaşayan kadife ördek gibi kuşlar görülüyor Türkiye’de. Bitkiler için de durum böyle.

    Türkiye’deki sorun ise, bu ülkede yaşayan insanların bu zenginlikten haberlerinin olmaması. Bu konuda inanılmaz bir boşluk, bilgi açığı var. Dolayısıyla yaptığım bu işin çok önemli bir kamu hizmeti olduğuna hala çok inanırım.

  • Belgeselcilik ne noktada başladı? Onlar size artık bunu yap demediler de, siz artık ben bu işi yapıyorum diye proje sundunuz belki de ?
    Bu bilgi boşluğunu görüp bu alanda çalışmaya karar verdim ve bütün çalışmalarımı bunun üzerine oluşturdum. Bir kuş belgeseli yaptım mesela, ne alet ne edevat var. TRT’nin elindeki malzemeler buna müsait değildi. Benim fotoğrafta kullandığım tele objektifleri o kameralara adapte ederek, kendi malzemelerimi kullanarak başladık, giderek gelişti. Hatta biraz kavga dövüş başladı. “Böyle bir şeyi sen nereden, nasıl yapacaksın? Yapılamaz.” dediler. Hep zorla oldu.

    İlk adımlar bayağı sancılı oldu anlaşılan?
    Komiktir, ilk başta kendim de bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum, zaman içinde öğrendim. Bu işin başlangıcında konuyla ilgili kim varsa, akademisyenler, DHKD, doğayla ilgili yazı yazan gazeteciler, Çevre Müsteşarlığı, çevre ile ilgili avukatlar, hepsini topladım, onlara şunu söyledim: “Ben bundan sonra böyle şeyler yapacağım ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Hep beraber kim ne biliyorsa konuşalım, bir yöntem oluşturalım, ben de ona göre yapayım”. Böylece o dönemde uzun vadeli bir master planı yaptım kendime ve sonra her şeyi o plana göre yapmaya çalıştım. İlk belgeselimi böyle yaptık işte. Ama hoş bir şey; belgesel vesile oldu, orada kendiliğinden bir sivil platform oluştu ve çok değerli işlere, kampanyalara imza attı.

    TRT Sponsorluğu ile mi yapıldı bu kampanyalar? Yoksa kendiliğinden bir inisiyatif mi oluştu?
    Biz yaptık ama bazı imkanları TRT’den sağladık. Toplantılar TRT binasında yapıldı. Konuşmaları radyodan cihazlarla kaydettik. Kaydedilen bütün konuşmalar deşifre edildi.

    Ne gibi kampanyalar yaptınız?
    Yapılan işlerden en heyecan verici olanı Göksu Deltası’nda yaşandı. Deltada yapılaşma başlamış, kooperatif binalarının temelleri atılmıştı. Hemen herkes yapabileceğini yaptı ve derhal bir yapılaşma yasağı getirildi oraya. Yapılaşma yasağının ardından da Bakanlar Kurulu tarafından yasa çıkarıldı ve delta ‘Özel Çevre Alanı’ ilan edildi. Biz ona engel olmasaydık bugün Göksu Deltası diye bir yer kalmamıştı. Eğer kararlı ve esaslı bir güç birliği yaparsanız, inanın Türkiye’de bile bazı işler yapılabilir.

  • Belgesel konusuna geri dönersek, bir belgesel süreci nasıl yaşanır, anlatabilir misiniz? Bir belgesel nasıl çekilir? Masa başı çalışmalarıyla mı başlar?
    Bunu somut bir örnek ile anlatayım. Şu an “Türkiye’nin Endemik Çiçekleri” ile ilgili bir belgesel yapıyorum, yapımı 3 yıl sürecek. Türkiye’nin floristik zenginliği çok kayda değer, 10.000’e yakın tür var, 3.000 tanesi endemik, ama kayıt yok. Bir projenin başlangıç noktası için önce fikri ortaya koymak gerekir. Fikir şu: Türkiye’nin endemik çiçeklerinin mutlaka tanıtılması gerekiyor. DHKD’nin hazırladığı “Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı” kitabı var. Onu temel alarak gidiyorum ama sadece o da yeterli değil. Ben bütün projeyi daha önce bu konuda yapılmış bilimsel çalışmaların üzerinden planlıyorum. Çok karizmatik habitatlar var, onları belli bir plan içinde çekiyoruz. Fazla şişirmeden, ama konuyu da azaltmadan iyi işlemek için hacmini belirliyorum. Artık bunu aşağı yukarı bilebiliyorum. O hacim bu çalışmada 6 bölümden oluşan bir dizi belgesel.

    Çekimler içinse özel bir karavan kullanıyorum. Hem fotoğraf, hem video var. Arabanın içinde ciddi bir ekipman var. O fotoğrafların hemen bilgisayara atılması gerek. Sadece konaklamak için değil karavan, işlerin sağlıklı yapılabilmesi için. Mesela kuşları çoğunlukla arabanın içinden çekiyoruz. Çünkü tek başınıza gittiğiniz zaman 300 m. yaklaşamazsınız, ama araba ile 100 m yaklaşabilirsiniz. Araba kuş çekimleri için çok avantajlıdır. Memeliler için de aynı şey.

    Bu projeleri yaparken bir yandan bu projeleri Türkiye koşullarında yapmanın yöntemini de geliştiriyorum. Türkiye’de bu işler nasıl yapılabilir, bir know-how’ını oluşturmak lazım. Dışarıda da olduğu gibi bir yayın kuruluşu, bir sivil toplum kuruluşu, bir yapım şirketi şeklinde 3’lü bir ayak var. Örneğin “Yaşayan Hazine” belgeseli böyle oldu. TRT yayın kuruluşu oldu, Yapı Kredi parasını verdi, TEMA da organizasyonu yaptı. Ben de kendi birikimlerimle bunu gerçekleştirdim. Mutlaka bir yayın kuruluşu ile ortaklık yapmanız lazım ki yayınlansın. Üstelik tek bir yayın kuruluşu da yeterli değil

    Önce siz de bahsettiniz, doğa belgeseli çekmek hassas da bir konu. Mesela çok özel bir görüntü yakalayacaksınız, ama öte yandan hiçbir canlıya zarar vermemek kaygısı var. O hassas denge nasıl kuruluyor?
    O işin etiği ile ilgili bir konu. Mesela Discovery Channel’da, National Geographic’de bazı adamlar çıkıyor, panayır çığırtkanı havasında. Hayvanlara eziyet ediyor, olmadık şeyler yapıyorlar. Bu beni çok rahatsız ediyor. O tür programların katiyen yapılmaması, hatta yasaklanması lazım. Bu tür belgesellere prim verilmemesi lazım. Aslında benim katıldığım bazı uluslararası çalışmalarda, yarışmalarda bu tür yapımlara tepki gösteriliyor.

    Mesela çok nadir bir kartal ile ilgili bir belgesel vardı. Öyle görüntüler var ki, o görüntüleri elde etmek için hayvan kuluçkadayken burnunun dibine çekim yapmış. Yavruyu ve anayı rahatsız ediyor. Görüntüler çok iyi olmasına rağmen herkes ona çok ciddi bir tepki gösterdi. Doğa ile çalıştığınız zaman, doğanın içinde çalıştığınız zaman o titizliği göstermeniz lazım.

  • Son yıllarda doğa belgeselciliğine ilgi giderek artıyor sanki. Sizin genç belgeselcilere aktarmak istediğiniz şeyler, paylaşmak istediğiniz tecrübeler oluyor mu?
    Zaman zaman bazı derneklerden, okullardan, üniversitelerden çağırıyorlar. Ben de yaptığım şeylerle ilgili, çalışmalarla ilgili edindiğim tecrübeleri anlatıyorum. Ama birkaç dersle olacak şey değil. Usta çırak ilişkisiyle gelişmesi lazım bu işlerin. Benim de asistanlarım var mesela.

    Biraz sizin son yayınlanan “Anadolu’nun Çiçekleri” kitabınızdan bahsedelim. O da sanırım çok yoğun bir süreç sonunda ortaya çıktı. Biraz anlatabilir misiniz?
    O da ana master planın bir parçası. Bu tür bir kitap bugüne kadar hiç yapılmamış. Bu kadar müthiş bir zenginliğin içinde belki 20. kitap olması lazımken değil. New York’da Barnes & Nobles’da Central Park’ın kuşları, böcekleriyle ilgili 12 tane kitap gördüm. Burası inanılmaz bir cennet ama böyle bir kitap yok. Bu bir prestij kitabı oldu. TEKFEN’in 50. kuruluş yıldönümü için yapıldı ve Türkçe ve İngilizce olarak 3000 adet basıldı. Şimdi bütün kitapçılarda satılıyor. Aynı zamanda Amerika, Avrupa ve Avustralya’da satışa sunuldu.

    Peki bu kitap için sizin yıllardır çektiğiniz fotoğraflar mı bir araya geldi yoksa bu fotoğrafları yakın zamanda, belli bir zaman içinde mi çalıştınız?
    Daha önce çektiklerim de var, ama bu belgeselleri yapmaya başlayalı 20 yıl oldu. Dolayısıyla 20 yıl içinde çekilenler daha tutarlı. 20.000’in üstünde seçilmiş dia var. Öyle sanıyorum ki doğa fotoğrafları konusunda Türkiye’nin az sayıda bulunabilecek zenginlikteki arşivlerinden birine sahibim. Ama benim arşivimde olması hiçbir işe yaramıyor, insanlara ulaşmalı. Kitap kalıcı bir araç ve kitabın algılama biçimi daha farklı. O nedenle bu kitabı yapmayı hep istiyordum. 2 gün önce de bu kitapla ilgili çok hoş bir haber aldım. Botanik dünyasının 1 numaralı yayını olan, İngiltere Kraliyet Botanik Kuruluşu’nun 1700’lerden beri çıkan yayın organı ‘Botanical Magazine’de bu kitaba 2 sayfa ayırmışlar. Övmüşler kitabı.

    İlk başta da bahsettiniz, Türkiye’nin doğası çok zengin. Ama siz yıllardır geziyorsunuz, görüyorsunuz. Neler değişiyor Türkiye’nin doğasında?
    20 senelik perspektif içerisinde bazı çok üzücü şeyler var. Örneğin Sultansazlığı’nda bundan 15 sene önce çektiğim müthiş sulak alanlar var. 5 sene önce oraya gittiğimde ne su kalmış, ne tür kalmış. Tamamen yok olmuş neredeyse. Bu sene birazcık istisnai tabi, her yerde sular çekildi. Ama ben 20-25 senedir Manyas’a gidip geliyorum. Suyun bu kadar çekildiği, gölün bu kadar sahilden uzaklaştığını ilk defa görüyorum. Ama mevsim değişikliğine bağlı olarak habitatların bundan etkilenişini göz önünde bulundurmak ve bazı önlemler almak gerek. Göl bu kadar küçüldüğü zaman o sene avı yasaklamalı. Bütün hayvanlar o minnacık yere toplanıyor. Orada avcılık yaptığınız zaman o avcılık değil katliam olur.

  • Siz sadece doğayı değil, insanları da görüyorsunuz. Sizce Türkiye’de insanlar doğa ile nasıl bir ilişki kuruyor?
    Bu işlerle uğraşırken zorunlu olarak bu konularla ilgili çok kitap okuyorum. Son 10 yıldır doğa - insan ilişkisine müthiş taktım. Dünya tarihini ilk bakterilerin oluşundan itibaren 12 bölümlük bir saat kadranı olarak düşünürsek, insanın var olduğu aralık son 2 saniyedir. Yani Dünya üzerinde canlılık çok eski, ama bu tablo içinde insanın var olduğu dönem çok az. Bütün tabloyu etkileme oranı ise korkunç. İnsanın geçirdiği evrime bağlı olarak doğaya müdahalesi negatif yönde giderek büyüyor. Bunu tetikleyen, toplayıcı – avcı toplumdan, tarım toplumuna geçiş oldu. Endüstri devriminden sonra ise giderek daha feci bir hal aldı. Bunun temelinde öyle sanıyorum ki insanın biriktirme çılgınlığı var. Başka bir deyişle, doğada “birlikte var olma düzenini”, ekoloji de diyebilirsiniz, bozan insandan başka hiçbir tür yok. Çünkü balıkçıl 12 milyon yıl önce nasıl yaşıyorsa hala öyle yaşıyor.

    Türkiye’de son dönemlerde yoğun doğa tahripleri yaşanıyor. Sizi en çok rahatsız eden konular, acil müdahale edilmesi gereken sorunlar neler?
    Beni en çok rahatsız eden, başını Amerika’nın çektiği çok uluslu sermayenin tüm insanları belli şeylere yönlendirmesidir. Bu çok uluslu sermaye yapay bir dünya, tamamen aşırı tüketim ve israfa dayalı bir ekonomi oluşturuyor. Ne kadar tüketirsen o kadar iyi. Peki kime iyi? Dediğim gibi büyük sermaye yönlendiriyor buna. Bu dünyanın yüz yüze kaldığı en büyük bela. Oysa doğada böyle bir şey yok, doğada hiç israf yok.

    Bir de son dönemlerde gündemde en çok küresel ısınma konusu var? Ne diyorsunuz bu konuda?
    Doğrusunu isterseniz ben küresel ısınmanın bu kadar gündemde olmasına da taraftar değilim. Küresel ısınma değil, iklim değişikliği diyelim buna. Asıl başlangıç iklim değişikliği. O süreç içinde insanın tetiklediği bazı şeyler var. Sorunun temeli insanın dahil olduğu bu yapay dünya. Enerji sıkıntısı deniyor. Ama o enerji sıkıntısı tamamıyla bu yapay dünyanın gereği. İklim değişikliğini en fazla etkileyen de enerji faaliyetleri, dolayısıyla asıl temeldeki sorunları konuşmayıp sadece küresel ısınma diyince, tablo yanlış oluyor. Kaldı ki bir de asıl sistemin etkileri var. İklim değişikliğinin doğal olan kısım da var. Asıl gerçek tablo buyken, onun ufak bir kısmını alıp da küresel ısınma dersen kamuoyunu yanlış yönlendirirsin.

  • Yaptığınız bu iş neler kazandırdı size? Size kazandırdığı neyi en çok seviyorsunuz?
    Bu işin diğer prodüksiyonlar gibi sadece mekanik bir iş olmadığına inanıyorum. İşin başka boyutları var. Araştırmalar yapıyorum, işin akademik birikimleriyle çok ilgileniyorum. Bulmak istediğim çiçeği gidip buluyorum. Ama onunla mutlaka bir diyalog içinde olmanız, onu anlamanız, söylediği şeyi hakikaten duymanız lazım. Söylediğim şey çok sürrealist bir tablo gibi gelebilir size, ama öyle değil. Dikkatli baktığınız zaman o bitkide müthiş bir form, renk mucizeleri var. Hiçbir botanik kitabında bu yazmaz, onu görmeniz lazım. Sadece o çiçeği değil, o çiçeğin üzerinde yaşayan böcekleri fark etmeniz lazım. Mesela orkidelerin üstünde yaşayan minik yengeç örümcekleri vardır. Bu örümcek hangi bitkinin üzerindeyse renklerini ona göre değiştirir. Asıl çiçekle hiçbir alışverişi yok, ne tohumunu alıyor ne nektarını yiyor. Ama oraya gelen böceklerle besleniyor. Birlikte var olmanın, o düzenin ne kadar olağanüstü ve oturaklı, bütün sisteme ne kadar uygun olduğunu görüyorsunuz.

    Bu sisteme bir tek uyamayan insan galiba?
    Tabi, o sisteme ters düştüğü, kendine yapay bir dünya yaptığı için her şey ters gidiyor. Oysa o sisteme uygun yaşasa, savaşlar olmayacak mesela.

    Sporcu olduğunuzdan bahsettiniz. Sporculukla doğa sevgisi yan yana yürüyen şeyler gibi. Spor insanda daha zinde bir zihin yaratıyor, doğa ile daha barışık olmayı getiriyor. Sizin kimliğinizde de bu iki şey yan yana mı? Sporculuğunuzun kattığı avantajlar oldu mu?
    Oldu tabi; spor insanların yaşamını etkileyen en önemli şeylerden biri. Ama ülkemizde ben ona spor demiyorum. Çünkü spor deyince Türkiye’de futbol anlaşılıyor. Ben buna ciddi tepki gösteriyorum, futbol maçı hiç seyretmiyorum. Aslında bugün Türkiye’de futbol dedikleri rezalete tepki gösterdiğim için seyretmiyorum. Bir kere tanım, yaklaşım ve bakış çok yanlış. Asıl başlık beden eğitimidir. Gelişmiş ülkelerde spora bütçeden bu kadar yatırım yapılmasının ana nedeni spor müsabakalarında dünya şampiyonluğu kazanıp, bayrağı direğe çektirip, milli marşı söyletmek değildir. Ana amaç beden eğitimidir. Beden eğitimini doğru yaparsanız ileriki yaşlarda da bedensel aktiviteleri sürdürürsünüz ve ülke ölçeğinde prodüktivite artar. Gelişmiş ülkeler bunun için spora bu kadar yatırım yaparlar. Yoksa şampiyon olalım diye değil, o yan üründür. Benim spor anlayışım bu beden eğitimidir aslında. Bunu doğru algıladığınız zaman doğa ile elbette bütünleşirsiniz. Balık yüzmek için, kuş uçmak için yaratılmış. İnsanın bedensel faaliyetlerine o gözle baktığınız zaman doğru görürsünüz. Doğa içinde çok daha gerçekçi, keyifli hissederseniz.

  • Yani kameralarınızla o çiçeğin yanında çok mutlusunuz, onu anladım ben.
    Dışarıdan bakanlara sefalet gibi gelir hep. Zaman zaman dostlarım da dalga geçerler. Ama bir çiçek fotoğrafı için örneğin, hiç üşenmem. Mesela Babadağı’nda Stenbergia candida var; kar erir erimez açar. Bir sene gittim, daha açmamıştı. Ertesi sene gittik, geçmiş. Üçüncü sene gittik, bulduk. Şimdi diyorlar “Deli misin Fethiye’ye kadar gidiyorsun, 1100 m. dağa tırmanıyorsun?” “Halbuki Bauhaus’a gitseniz bu bitkinin soğanı satılıyor.” Ama ben sadece çiçeği çekmiyorum ki. Orada bin yaşındaki Lübnan sedirlerinin gölgesinde yetişiyor o çiçek. Çiçeği tek başına göstermek başka bir şey, onu habitatı ile göstermek başka bir şey. Bunun çok önemli olduğuna inanıyorum, onun için deliler gibi gidiyorum.

    Bunca emeğin ödülleri de olmuştur herhalde?
    Çok peşinde değilim ama, girdiğimiz bir takım yarışmalarda, ulusal, uluslararası ödüller, birincilikler aldım. Ama aldığım en büyük ödülü söyleyeyim size: Bir gün bir belgesel yayınlandı. Ardından genç bir adam telefon etti, Seyfe köyündenmiş. “Seyfe bölümünü seyrettim tebrik ederim. Ben de bütün arkadaşlarım gibi avcılık yapardım. Seyfe çok zengindir, ciddi av baskısı vardır. Ama bu programı seyrettikten sonra hiç avlanmamaya karar verdim” dedi. “Sadece kendim değil, arkadaşlarıma da bunları anlatacağım. Bilmediğim için sürdürüyordum bu av işini, yapmayacağım artık” diye ekledi. Mesela bu beni çok etkileyen bir şey olmuştur.

    Ailenizde böyle bir ilgi var mıydı? Size onlardan mı geçti?
    Babam uçuş hocasıydı. Türk Hava Kurumu tarafından Sabiha Gökçen’in de aralarında olduğu 6 kişilik bir ekip olarak Rusya’ya gönderilmişler. Orada Moskova Yüksek Havacılık Okulu’nda yetişip, sonra burada pilotları yetiştirmişler. Ben de Lise 2’de uçmak istedim, ama babam engel oldu. Ama kendisi çok hoşlanırdı doğadan. Bahçe ile çok uğraşırdı.

    Aynı zamanda Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesisiniz. Aktif olarak doğa korumayla ilgilenmeye nasıl başladınız?
    DHKD ile Göksu Deltası’nın kurtarılması operasyonunda tanıştım. Ben daha TRT’de belgesellere yeni başladığım zaman bir gün Müdür Yardımcısı bir arkadaş “Doğa ile ilgili iki güzel hanım geldi onlara tanıştırayım seni” dedi. Nergis ile Şahika. DHKD yeni kurulmuş, onlar da bir şeyler yapmak, TV ile işbirliği yapmak istiyorlar. O vesile ile tanıştık, çok hoş şeyler yaptık birlikte. TV’deki belgeselleri de birlikte yaptık. Başından beri DHKD hep vardı. Şimdi emekli olduktan sonra Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı oldum. Ama bu unvanlar önemli değil. O örgüt içinde kayda değer şeyler yapmak gerekiyor. Tabi DHKD gibi sivil halk örgütlerinin mutlaka sayılarının çoğalması, üyelerinin artması, etkinliklerin sürmesi lazım. En azından 20 senedir bu işlerin içindeyim, görüyorum, bunların yararlı olduğuna çok inanıyorum.

  • Şimdi neler yapıyorsunuz DHKD’de?
    Son günlerde Gembos Yaylası’ndaki duruma takıldık. Orası inanılmaz bir yer. Bir gün yolunuz düşerse bir bakın. Ama orada, o güzelim dokuyu tam gözünden kazıdılar ve beton döktüler. Olacak iş değil. Yapılaşmaya açıyorlar, tamamen politik. 15 gün önce oradaydım kolonları çıkmaya başlamışlar. Ev yapacaklar ve satacaklar.

    Oranın bir koruma statüsü yok mu?
    Olmaz mı, vardı daha önce. Ama zaman içinde gevşettiler, şimdi ev yapmaya başlıyorlar. Yani kurtarabilirsek kurtaracağız. Hafta başı Ankara’daydım, paldır küldür Bakanlık’a gittim, “Bakan ile görüşeceğim” dedim. Randevum yok. “Nasıl görüşeceksiniz?” dediler. “Ben 37 yıl devlette çalıştım. Bu işlerin nasıl olduğunu biliyorum. Bakan gelene kadar gitmem burada otururum. Yazı, çizi, randevu olursa bu iş uzar ve tavsar. Bakan bir telefonla bu işi halledebilir. Ben de bu işi halletmeye kararlıyım” dedim. Bakanla değil ama müsteşarla görüştüm, ona anlattım sorunu.

    Son olarak, önünüzde ne gibi projeler var?
    Şimdi İstanbul ile ilgili bir proje var. 3000 yıldan fazladır insanların İstanbul’a bu kadar ilgi göstermesinin nedeni sadece jeopolitik konumu değil, iklimi fevkalade güzel ve ona bağlı olarak değerli habitatları, çok nadir türleri var. Ama gel gör ki kötü yapılaşma bu doğal alanları mahvediyor. İstanbul’un tarihi yapısını berbat ettik, hiç olmazsa çevresindeki doğal alanları koruyalım. Şimdi acilen, bunları insanlara anlatmak için bu habitatları anlatan bir film yapmalı. Hem bir film, hem de bir kitap hazırlamak istiyorum bundan sonra.

    Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz...

Çocuklar İçin

Keşfet ? Öyküler Kitap Kurdu